Ankara’da Dengeler Değişiyor: Gücün Değil, Hukukun Sınavı başlıyor...
Türkiye siyasetinde bazen haftalarca hiçbir şey değişmez; bazen de birkaç gün içinde yaşanan gelişmeler, aylar sonra ortaya çıkacak yeni siyasi tablonun ilk işaretlerini verir.
Yavuz Ağıralioğlu ile Özgür Özel’in görüşmesi, Mansur Yavaş’ın CHP’den istifası, Cemal Enginyurt’un New York’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM konuşmasını dinlerken verdiği fotoğraf, İçişleri Bakanlığı’nın güvenlik bürokrasisine verdiği yeni talimatlar ve Adalet Bakanı Akın Gürlek döneminde peş peşe gelen büyük operasyonlar…
İlk bakışta birbirinden bağımsız başlıklar gibi gözükse de aslında hepsinin ortak bir tarafı var: Türk siyasetinde eski ezberlerin giderek daha az işe yaraması.
Yavuz Ağıralioğlu’nun Özgür Özel ile görüşmesinde bana göre üzerinde durulması gereken bölüm bir ittifak ilanı değil; kullanılan siyasi dildir. Ağıralioğlu’nun “Cumhurbaşkanlığında kimin oturması gerektiğini değil, neyin oturması gerektiğini konuşacağız” sözü, isim merkezli tartışmadan sistem ve yönetim anlayışı merkezli bir tartışmaya geçme iddiasıdır. Üstelik görüşme, Mansur Yavaş’ın CHP’den ayrıldığı gün gerçekleşti. Bu nedenle görüşmenin fotoğrafından çok zamanlaması önemlidir.
Ağıralioğlu bir taraftan kendi siyasi kimliğini korurken diğer taraftan farklı siyasi çevrelerle konuşabilen bir alan oluşturmaya çalışıyor görüntüsü veriyor. Ancak bunun seçim ittifakına dönüşeceğini söylemek bugün için daha çok erken. Türkiye’nin önümüzdeki döneminde asıl belirleyici soru belki de “Kim kiminle ittifak yapacak?” değil, “Kim kiminle konuşabilecek?” olacaktır. Mansur Yavaş’ın istifası basit bir parti değişikliği değil aslında bir güç gösterisi ve ya biatın ıspatı da ola bilir. Mansur Yavaş’ın CHP üyeliğinden ayrılarak yoluna bağımsız devam edeceğini açıklaması siyasette yeni hesapları beraberinde getirdi. Yavaş kararını, 19 Mart sonrasında başlayan siyasi ve hukuki süreçler ile parti içindeki son tartışmalar üzerinden açıkladı. İstifadan hemen önce CHP Sözcüsü Müslim Sarı’nın Yavaş’a yönelik eleştirileri de kamuoyuna yansıdı.
Burada önemli ayrım şu: Belediye başkanlığından değil, CHP üyeliğinden istifa edildi. Dolayısıyla Ankara Büyükşehir Belediyesi açısından görev devam ederken siyasi kimlik açısından yeni ve bağımsız bir alan ortaya çıkıyor.
Daha da ilginci, Yavuz Ağıralioğlu hakkında son günlerde Mansur Yavaş’a ilişkin destek senaryoları konuşuluyor. Ağıralioğlu’nun kendisi ise tartışmayı doğrudan bir isim ilanından ziyade nasıl bir cumhurbaşkanlığı anlayışı olması gerektiği üzerinden kuruyor. Bu nedenle Ankara’da bugün yeni bir denklem doğduğunu söylemek mümkün, fakat bu denklemin nihai biçimini şimdiden ilan etmek mümkün değil.
Siyasette bazen tek bir fotoğraf uzun açıklamalardan daha fazla konuşulur. Cemal Enginyurt’un New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşurken salonda bulunması ve o anlardan fotoğraf paylaşması bunlardan biri oldu. Burada önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor: Enginyurt orada Cumhurbaşkanlığı heyetinin siyasi destekçisi sıfatıyla değil, TBMM Çevre Komisyonu üyelerinin katıldığı parlamento heyeti kapsamında bulunuyordu. Fakat o fotoğrafı doğrudan bir siyasi yakınlaşmanın kanıtı gibi de okuna bilinir sembolik değeri yüksek olduğu için. Diğer taraftan da daha önce Enginyurt'un söylemiş olduğu "Bugün o CHP ile ittifak yapanlar komünist Alper Taşçı, komünist Muharrem İnce’yi, komünist Özgür Özel’i, komünist Veli Ağababa’yı, FETÖ’cü Öztürk Yılmaz’ı, nasıl bir araya geldiklerini izah etsinler" sözleri hala unutulmuş değil. ilerleyen zamanlarda Cemal Enginyurt’un da AK Partiye transferini görürseniz hiç şaşırmayın.
Türkiye’de siyaset uzun zamandır öyle sert bir kutuplaşmaya sıkıştı ki muhalefetten bir milletvekilinin Cumhurbaşkanı’nın BM konuşmasını aynı salonda dinlemesi bile siyasi mesaj gibi algılanabiliyor.
Bir milletvekili Cumhurbaşkanı’nı eleştirebilir; ama Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı dünyaya hitap ederken aynı salonda bulunması tek başına siyasi saf değiştirdiği anlamına da gelmez. Normal demokrasilerde olağan olan görüntülerin Türkiye’de olağanüstü görülmesi, kutuplaşmanın geldiği seviyeyi gösteriyor.
Son günlerin belki de yeterince tartışılmayan gelişmelerinden biri İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin yeni emniyet müdürlerine verdiği 10 talimat oldu.
İki cümle özellikle önemliydi: “Ölçüsüz güce, kötü muameleye ve keyfiliğe asla yer vermeyeceksiniz.”
Ve:
“Başarıyı sadece operasyon sayısıyla değil; suçun azalması ve vatandaşın kendisini güvende hissetmesiyle ölçeceksiniz.” Bu yaklaşım doğru uygulanırsa güvenlik bürokrasisi açısından önemli bir yönetim anlayışına işaret eder. Çünkü devletin gücü kaç kişinin sabaha karşı gözaltına alındığıyla ölçülmez. Devletin gücü suç işleyen kişiyi delille bulması, masumu suçludan ayırması ve bütün bunları hukuk sınırları içerisinde yapabilmesidir. Bir operasyonda yüzlerce kişinin gözaltına alınması kamuoyunda büyük etki yaratabilir. Fakat aylar sonra insanların önemli bir bölümü hakkında yeterli delil bulunamazsa operasyonun büyüklüğü başarı göstergesi olmaktan çıkar.
Hukuk devletinde amaç çok insan yakalamak değil, doğru insan hakkında doğru delille işlem yapmaktır.
Akın Gürlek döneminin güçlü tarafı kadar riski de tam olarak burada ortaya çıkıyor!
Akın Gürlek döneminde devletin özellikle organize suç, yasa dışı bahis, faili meçhul cinayetler, kişisel verilerin yasa dışı kullanılması ve çeşitli mali suç dosyalarında oldukça agresif bir soruşturma temposuna geçtiği görülüyor.
Örneğin yıllardır çözülemeyen faili meçhul dosyaların yeniden açılması ve yeni teknolojilerle incelenmesi önemlidir. Trafik kazası mağdurlarının kişisel verilerinin bazı hukuk büroları ve danışmanlık şirketlerine aktarıldığı iddiasıyla yürütülen son soruşturmanın boyutu da oldukça büyük: Bakanlığın açıkladığı verilere göre 825 kişi hakkında işlem yürütülüyor ve 253 bin kişiden alınan vekâletnameler üzerinden 15,6 milyar liralık haksız kazanç iddiası araştırılıyor.
Bunlar küçümsenecek dosyalar değil. Ancak tam burada Gürlek döneminin en önemli sınavı başlıyor.
Çok sayıda operasyon yapılması siyasi ve toplumsal olarak güçlü bir devlet görüntüsü oluşturabilir. Fakat soruşturmalarda kişi bazında somut delil ayrımının yeterince iyi yapılmaması, suçlamaların kamuoyuna kesinleşmiş hükümler gibi sunulması veya soruşturmanın kendisinin cezaya dönüşmesi halinde sistem kendi başarısını zedeleyebilir.
Savcı için önemli olan manşet değildir: Dosyadır!
Hâkim için önemli olan kamuoyundaki kanaat değildir.
Delildir!
Adalet Bakanı açısından da mesele yalnızca yeni operasyonlar yaptırmak veya eski dosyaları açtırmak değildir.
Asıl büyük reform, adliyelerdeki günlük adalet kalitesini yükseltmektir. Dosyasını yeterince okumayan hâkim ve savcı problemi çözülmelidir.
Tanık beyanları, kamera görüntüleri, dijital kayıtlar veya sanığın lehine ve ya aleyhine olan deliller dosyada bulunmasına rağmen değerlendirilmeden karar veriliyorsa bunun önüne geçilmelidir. Çünkü vatandaş için “adalet reformu”, televizyonda izlediği büyük operasyonlardan önce kendi dosyasındaki tek bir delilin bile gözden kaçırılmamasıdır.
Akın Gürlek’in önünde önemli bir fırsat bulunuyor ve kendisinden önceki Bakanlardan en büyük farkı ise sistemi bilmesi ile adliye kolidorlarından gelmesidir.
Faili meçhul cinayetlerin üzerine gidilmesi, organize suç ve yasa dışı bahis ağlarının hedef alınması, mali suçlarda paranın izinin takip edilmesi ve savcılıklarla güvenlik kurumları arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesi devam edebilir. Fakat bunun ikinci ayağı mutlaka hukuk güvencesi olmalıdır.
Masumiyet karinesi…
Kişiselleştirilmiş delil değerlendirmesi…
Makul sürede yargılama…
Tutuklamanın cezalandırma aracına dönüşmemesi…
Ve belki de en önemlisi, siyasi kimliği ne olursa olsun herkes için aynı hukuk standardının uygulanmasıdır.
Devletin otoritesi ile hukuk devleti birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine, gerçek devlet otoritesi hukuktan doğar.
İçişleri Bakanlığı’nın “bütün gücünüzü hukuktan alın” talimatıyla Adalet Bakanlığı’nın operasyon politikası aynı noktada birleşebilirse ortaya daha sağlıklı bir model çıkabilir.
Yılmaz Tunç döneminde İçişleri bakanlığı ile Adalet bakanlığı arasında uyum olmasa da Akın Gürlek döneminde tam uyum olduğu açıkça görülmektedir.
Tüm bu olayları dikkatli inceledikte rahatlıkla diye biliriz: "Ankara’da artık yeni bir dönem başladı!"
Son birkaç günün fotoğraflarını yan yana koyun:
Yavuz Ağıralioğlu, Özgür Özel ile aynı masada.
Mansur Yavaş partisinden ayrılıyor.
Cemal Enginyurt New York’ta Erdoğan’ın konuşmasını salondan takip ediyor.
İçişleri Bakanlığı emniyete “operasyon sayısını değil sonucu ölçün, keyfiliğe izin vermeyin” diyor.
Adalet Bakanlığı ise birbiri ardına büyük soruşturmalar yürütüyor. Bunların hepsi bize Türkiye’de yeni bir siyasi dönem başladığını işaret ediyor. Hepsi birlikte bize önemli bir şeyi gösteriyor: Siyasetin taşları yeniden hareket ediyor.
Önümüzdeki dönemde yalnızca iktidar-muhalefet ayrımını takip edenler Türkiye siyasetini anlamakta zorlanabilir.
Yeni dönemin asıl kavramları ittifak kadar diyalog, parti kadar şahıs, operasyon kadar hukuk, güç kadar meşruiyet olacaktır.
Ve belki de Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey yeni bir güçlü adam aramak değildir.
Güçlü kurumlar inşa etmektir.
Çünkü kişiler gelir ve gider.
Giden kişiler ise kolaylıkla unutulur.
Partiler büyür ve küçülür.
İttifaklar kurulur ve dağılır.
Fakat devletin terazisi bir kez bozulursa, o terazinin hangi siyasi görüşten insanı tarttığının artık hiçbir önemi kalmaz.
Unutmayalım ki Adaletin terazisi herkesi aynı tartmadığı gün, aslında hiç kimse güvende değildir.
Son söz yerine küçük bir hikaye ile tamamlamak daha doğru olur.
Bir hükümdar, ülkesindeki adaletin ne kadar güçlü olduğunu görmek için yaşlı bir bilgeye sormuş: “Ordum güçlü, hazinem dolu, herkes emirlerimi yerine getiriyor. Söyle, devletim güçlü mü?”
Bilge cevap vermiş: “Bunu sarayında anlayamazsın. Şehrin en uzak mahkemesine git. Seni kimsenin tanımadığı bir davada haksızlığa uğrayan fakir bir adamın yanına otur.”
Hükümdar şaşırmış: "Neden?”
Bilge gülümsemiş: “Çünkü devletin gerçek gücü, hükümdarın emrinin ne kadar uzağa ulaştığıyla değil; hükümdarın haberi bile olmadan adaletin ne kadar uzağa ulaşabildiğiyle ölçülür.”
Belki bugün Ankara’da herkes kimin güçleneceğini, kimin zayıflayacağını, kimin kiminle yan yana geleceğini konuşuyor.
Oysa asıl soru çok daha basit:
İsimler değiştiğinde de terazi aynı tartacak mı?
Çünkü güçlü insanlar bir dönem yaratır.
Güçlü kurumlar ise bir devlet yaşatır.
Samir İsgenderoğlu
